AİDİYET SAVAŞINDA YERYÜZÜ BİR TOPÇU TÜFEĞİ

İnsanın aidiyet arayışı varoluşsal bir savaş mı? Yoksa yaşamın dayattığı hiyerarşik düzende, giderilmiş temel ihtiyaçlar sonrasında doğan geçici bir uyum sağlama süreciyle mi sınırlı? 


Varlık kavramı gerçek ve ideal olarak ikiye ayrılır. Yani somut varlık dışında hiçbir ideayı kabul etmeyen ve somut varlıkların kabul ettikleri idea sonucu doğduğunu savunan iki kesim vardır. Karl Marx ve tanıdığım birkaç kişiye göre varlık yalnızca maddeyle sınırlıdır ve ruh madde sonucu varsayım olarak doğar fakat varoluş sancısı, üzerine sıcak su torbası koyunca geçecek bir şey değil. Ve somut varlıklar tek başına insanı doyum noktasına ulaştırabilecek yetkinlikte değildir. Bu yüzden materyalistleri ve o birkaç kişiyi kendi kabulleri üzerine madde bütünlükleri dışında hiçbir boyutta tanımlamıyoruz. Varlık, yalnızca gözle görülür bir bütüne denk olsaydı insanlar birbirlerinde gözle görülmeyen parçalar bırakmazlardı. Yine de Marx'ı ve o birkaç kişiyi duygu karmaşasına karşı keskin mesafe çizdikleri rasyonel tavırları için tebrik ederim. 


Peki biz idealciler olarak, neden yeryüzünde kapladığımız alanın ötesinde bir aidiyet noktasına erişmek istiyoruz? Var olmanın burjuvazi sancısı ve anlam arayışının nihai sonucu nedir? 

İnsan beden varlığının ötesinde düşünmeye başladığında ve ruhsal doygunluğa ulaşmak istediğinde anlam kaygısıyla karşılaşır. Anlam kaygısı ise yeryüzündeki varlığını tanımlayabileceği bir aidiyet gereksinimi doğurur. Nihayetinde mensubiyet insana özgü bir duygudur. Böylece insan kendini aidiyet arayışının içinde bulur. 

Aidiyet kavramını bir düzen içine yerleştirmiş ve insan yaşamını hiyerarşik biçimde ele almış Maslow neyi savunur? 

Maslow barınma ihtiyacını karşılayan herkesin bir sonraki görevinin aidiyet arayışı olacağını tanımlar ve erdemli insan olmanın yolunu aidiyet basamağının üzerine çizer. Erdem insanın ulaşabileceği en üstün yetkinliktir ve insanı öze ulaştırır. Erdemli insan olmak için sağlıklı bir yaşama hak kazandıktan sonra diğer basamakları da sana sunulan şartlar içinde tanımlayacaksın ve aidiyet arayışına gireceksin. Ancak bütün bunları tamamlandığında saygı görür ve erdem sahibi olabilirsin. Çünkü aç ve evsiz bir insanın toplumsal değerler üzerine düşünebilmesi mümkün değildir. 

Peki insanlık tarihinde aynı aile içinde bile bambaşka şartlarla büyüyen kişilerin bu basamakları aynı adımlarla çıkabilmesi mümkün mü? Yalnızca temel ihtiyaçlarını gidebilmek için yaşamı başka hiçbir manayla bağdaştıramamış bir kişiyle her türlü doyuma ulaşmış bir kişinin aynı oranda yükselip öze ulaşma olasılıkları var mıdır? Maalesef çizilen merdivene göre kendini gerçekleştirme idealizesi de her alanda olduğu gibi sınıfsaldır. Basamakların yüksekliği doğduğun evde sunulan imkanlar dahilinde belirlenir. İrade ve kader çerçevesinde şekillenir. İrade gücü ve kader bağının dahi gen aktarımı ve travma bağı ile oluştuğu bir gerçekken insan her zaman tek başına yargılanır. 

Aslında bu dengesiz dağılım dikey biçimde yanılgı gibi görünse de yatay olarak ele alındığında doğruluğu belirginleşir. Yani hiyerarşiye göre neyi ne kadar elde ettiğin değil ne kadar anlamlı ve sağlıklı bir süreçten geçtiğin önemlidir. Bu yüzden temel ihtiyaçlarını gidermek üzerine yaşayan ama bu çerçevede bir aidiyet, saygı ve yetkinlik kazanmış sözde alt sınıf bir kişinin erdemli bir birey olma çabasına şahit olurken madde üzerine çabasız doyuma ulaşan fakat kritik dönemlerde sevgi bağı kuramamış sözde üst sınıf bir kişinin toplum yararından uzak kaldığını görebiliriz. İşte bu yüzden kendine varma süreci bırakıldığımız noktadan varacağımız noktaya kadar geçen sürede değil nerde başlarsak ve nereye varırsak varalım manaya erişmek için irdelediğimiz varlık savaşına dayalıdır. Nihai olan sunulan şartların içinde diğerleriyle aynı çizgide başlamamış olsak dahi varmayı hedeflediğimiz nokta, erdemli insan olma gayretidir. Nereye hangi imkanlar dahilinde eriştiğimizle değil, varmak için ne kadar çaba sarf ettiğimizle insan oluruz. 

Bana kalırsa kendine varma idealizesi, insanın ruh bütünlüğünü koruyabilmesi adına hayatta kalabilmesi için ihtiyaç duyulmuş bir sonuçtur. Çünkü insan ulaşma isteğine dayalı bir yaşam sürer. Kişi kendine varırsa ve öze ulaşırsa muhtemelen dünya yaşamına tahammülü kalmayacaktır. Bütün basamakları engelsiz bir şekilde aşıp en iyi biçimde yetişmiş bir kişinin yeryüzündeki varlığının ne anlamı kalır ki? Yaratılış amacının dışında bir üstünlük kazanması mümkün değildir. Doyum noktasına ulaşan kişi, insan acizliğinin başladığı noktaya geri dönecektir. Çünkü insan olmak, sınırsızlık ve sonsuzlukla bağdaşmaz. Öze ulaşıp ulaşmadığımızı ancak kendini gerçekleştirme idealizesi rasyonel bir şekilde tanımlanabildiğinde öğrenebiliriz. Fakat ruhsal yetkinliğin tanımlanmış bir sınırı yoktur. 

Kısacası Maslow, insan yaşamını salt biçimde ele almış, hepimize bir üçgenin içinde önce kendimize sonra birbirimize olan muhtaçlığımızı hatırlatmıştır. 

Peki aidiyet savaşında ben kimim? 

Bir memurun aidiyet duygusuna erişebilmesi için kaç yasanın yürürlüğe girmesi gerekir bilmiyorum ama ben şehirden şehre göç ederek bu hisse tabi olabilecek biri değilim sanırım. Yerel bir sancıyı, yabancı kültürleri tanık kılarak başka türlü yaşamak sancının biçimini değiştirebilir fakat kapladığı alan hep aynı kalır. Gitme isteğiyle bağlantılı gibi görünse de insanın önce içinde barındırdığı yabancıyı terk etmesi gerekir. Zaten bize ait olmayan çoğu şeyi kendimizden zannederek beslediğimiz için çektiğimiz yabancılığı şehirlerle dışsallaştırmıyor muyuz? 

Yine de haritalardaki çizgilere indirgenmiş bir aidiyet beklentisi, insanın sonsuz arayış gücünü elde edilebilenle sınırlandırarak en azından yürümekle varmak arasında oyalıyor. Böylece insan gitme tutkusuyla ait hissetmediği yeri ardında bırakma özgürlüğüne kavuşabiliyor. Çoğumuz öğrendiklerimizden kaçarken bilinmeyenin yarattığı heyecana tutunarak yaşamıyor muyuz? Bilinmeyene gitme isteği, idealize ettiğimiz hayatı yaşamak adına doğar. Ta ki keşfi tamamlana kadar. Varma tutkusu öğrenmeyle sona erer. Bu yüzden her şeyi vaktinden önce öğrenmiş olmak, yaşamın devamlılığına aykırıdır. Ve insan öldüğü andan biraz öncesine kadar, son kez öğrendiği şeye veda ederek ayrılır. 

Toplumun dayattığı normları yerine getirerek alışkanlık kazandıkları yere ait olduklarını düşünen insanların yaşama karşı yumuşak bakışlarına özendiğim dönemler olmuştur. Öyle fazla İniş çıkışları yoktur çünkü ekstrem beklentileri ve alabilecekleri bir risk alanları da yoktur. Böylece iyi veya kötü herhangi bir durumda kaderi olumlayarak omuzlarına yük almaktan kaçınırlar. Bazen yorgun düştüğümde en doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman da kendi yarattığın temel yaşam alanından başka hiçbir şeyle mücadele etmeye kalkışmamış olmanın fıtrat yükünden kaçmak olduğunu düşünüyorum. Yani ben genelde var olmanın, temel yaşam mücadelesinin üstünde çözümleyemediğim bir yük olduğunu düşünmekle savaşıyorum.


Aidiyet ihtiyacımı, kendimi bir yere bağışlayarak giderebileceğimi düşündüğüm ve kendim dışında kalan herhangi bir yerle bağ kurma cesareti ile barışık olduğum bir dönemde şöyle bir şey yazmışım;

Aidiyet sancısı, dünya üzerinde kök salabileceğin bir yer bulamadığın zaman başlar. Bir ev varmak istediğin yer olduğunda ise diner. Aidiyet bulunmakla başlar. Bir yerde bulunmak anlam kazandığında ve gerçekten arayanlar birbirini bulduğunda. 

Şimdilerde İnsan bir yere ait olmak isterken kendini olduğu gibi o yere taşıyamıyor. Kabul görmeyi aidiyet zannederek orda olmakla sahiden bulunmak arasındaki farkı gözetemiyor. İyi hissetmek için kaldığımız çoğu yer, zamanla bir çeşit memnun etme köleliğine dönüşüyor. Çünkü insanlar ancak ihtiyaç duydukları duyguları birbirlerine pazarlayarak yan yana kalabiliyorlar. Fakat ben, ancak sevginin kusurları örten yanına sığındığımda kendimi insan hissedebiliyorum. Şartlı sunulduğu yerde ise o kalıba girebilmek için bütün kemiklerim birer birer kırılıyormuş gibi acı çekiyorum. Bütün bunları fark ettiğinde varmak istediğin ev, aslında dört duvar dışında hiçbir anlama karşılık gelmiyor. Adım büyüdüğüm evin duvarlarında nasıl yankılandıysa yıllarca benzer sesleri aradım etrafımda. Çok sevilmek istedim hep. Yolunda gitmeyen ne varsa hepsinin ardından çok sevilmenin korunaklı alanına sığınabilmek için. Çocuk olmanın en zahmetsiz yanı da bir yerlere sığındığında iyileşebileceğini zannetmekti. Dünya o kadardı, saklandığın yer kadar. Bedenini bir yerlere sığdırabildiğinde geriye senden yana hiçbir şey kalmazdı. Bazen suçlu hissettiğimde annemin yargısından kaçar yine annemin eteğine sığınırdım. Annemin eteği bütün dünyayı sarsın isterdim. Şimdi sığınmak, sığındığın yerin altında enkaz olmakmış gibi geliyor. Saklandığın yerde sevilme arzusu işin sonunda bir tür ağrıya dönüşüyor. Yetişkin dünyasında sevgi, sana bütün koşullarıyla birlikte geliyor.


Bugün biri elimi bıraktığında ben ilk kaybolduğum günü anımsıyorum. Her düştüğümde yine dizlerim acıyor. Neymiş? Bir yetişkinin dizleri öpülmezmiş. 

Belki annemin eteği aslında hep bir metafordu benim için. Belki yetişkin dünyası, köşesi ısırılmış bir çocukluğun güzellemesi yapılmış bir telafi çeşitidir. Eksik yanımızı tamamlamaya çalışırken ısırılan köşeden dönmemek için tam tur atamadığımız bir çocukluk kalıntısıdır. Belki Marx'ın dediği gibi bir madde bütünlüğünden başka hiçbir şey değilimdir. 
Belki de gerçekten bir ev varmak istediğim yer olduğunda diner bütün bunlar. Yani bütün bunlar kocaman bir belki de. 

Nihayetinde aidiyet savaşında yeryüzü bir topçu tüfeği ve ben sığındığım her yerden yenik ayrılıyorum. 






Yorumlar

  1. Yazı eleştirmeni değilim.. iyi ki de değilim..zira mükemmel bir makale. Kendimle şöyle bir cümlede karşılaştım "Çünkü aç ve evsiz bir insanın toplumsal değerler üzerine düşünebilmesi mümkün değildir. "

    Tüfeğin patlamasıyla ürperen mirket.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar