BİRAZ METRUK

Son zamanlarda yaşamımın baş köşesine iliştirdiğim, evsiz kalan acılarıma mekan olan metruk bir his, zirai ilaçtan arındırılmış elmanın içindeki kurt misali kıvranıyor içimde. Son zamanlarda dedim ama başı nerde, sondan kastım ne henüz ben de tanımlayamadım. İki uçlu duygu değişiminin esareti altında kalmış. Bir ucundan diğer ucuna yeryüzünde tanımsız kalan bir zaman kavramı var. Duygu geçişlerinin uğrak yeri haline gelen göz kenarlarımda ise metro durağı kalabalığına benzer bir yoğunluk mevcut.  Gülmek ve ağlamak, iki zıt eylem olarak tanınırken nasıl bu kadar yumuşak bir geçişle bağlılar birbirlerine, anlamıyorum.

Mutluluk ve hüzün, yıllar önce birbirlerinden koparılarak farklı ailelere verilmiş iki kardeş gibiler. Ve bu aşikar gerçekten sakınmaya çalıştıkça aynı insanda buluşuyorlar her defasında. İkisinin de varlık ve yokluklarında insanı aynı çelişkinin içine çeken ortak bir mirasları var. Mutluluk yaşandığı esnada erişimi kolay ve en doğurgan hismiş gibi geliyor. Fakat noksan kaldığı zaman ise kış ayında toprağa düşen cemre ihtimali kadar uzak sanki. İnsan elinde bulunanın nankörü, erişemediğinin umut yoksuludur nihayetinde.

Veyahut insan, hüznün yoğun olduğu esnada  yok olma isteğine bu kadar yatkınken gelip geçtigi zaman nasıl olur da bu kadar bağlı kalabiliyor hayata? Telafisi olmayan bir yaşam hakkından bu kadar kolay vazgeçebiliyor olmak veya sabun köpüğü gibi bir hayata hiç bitmeyecekmiş gibi bağlı kalabilmek akıl işi olamaz. İçimde kurt gibi kıvranan bu iki uçlu metruk his, bana dinginlik mi veriyor yoksa sevimsiz bir yoğunluğun içine mi çekiyor bilmiyorum. Sorgulamak için duyguları yoğunluğundan arındırmak gerekiyor. Hislerimiz dindiği zaman kendimizi sorguya çekebilmeliyiz. Mutluluk ve mutsuzluk arasındaki hissizlik insan beyninin en etkin kullanıldığı zaman dilimi bana göre. Kimi zaman tökezleyerek kimi zaman itilerek içine düştügüm o boşluk hissi, derin bir kuyuda kendime uzattığım bir ele dönüşüyor sanki.

Ezberlenmiş ve erişilmemiş her his, insan olmanın verdiği o ayrıcalıklı dünyaya has değil midir zaten? Ve ayrıcalığı olan her şeyin sırtına yük olan bir kamburu vardır. İnsan olmak, insan kalmak ve insan ölmek. Dünü öldüren, yarını geç kılan, bugünü yorgun bırakan o insanlık yükü.

Bazen insan olduğum için yolda ordan oraya savurduğum taşa karşı mahcup hissediyorum kendimi. Sanırım içimde taşıdığım yaradılış amacımın yükünü taşa olan mahcubiyetime yansıtıyorum. Ben genelde önemsemekle meşgul oluyorum. Benim en büyük falsom, vücudumda üretilen önem fazlası sanırım. Beynim asli görevinin dışında da mesaiye kalıyor her günün sonunda. Oysa düşünmenin de bir adabı bir etiği olmalı. Her defasında aynı konuları açıyorum kendime. Dört köşeye dokunup yine bana dönen bir sesin içinde sınanıyorum sanki. İyi ve güzele yatkın olmaya calıştıkça daha iyi ve güzeli arıyorum. Ne yazık ki bu durum şaşmaz çirkin ve kötüye rastlıyorum genelde. İstenilen güzel olsa bile sırf istedigimiz için bize küçük oyunlar oynanıyor bıyık altından. İnsanın düşlediği imtihanı, çabası cezası oluyor. Bunun verdiği yorgunluk da bir sonraki macerasıyla arasına uzunca bir mesafe koyuyor. İpin ucunu bırakıp keyifle izlerken ise fizik kuralları seni nereye savurursa orda şekilleniyor elinde ne varsa. Çabasız savrulmanın ucunda da çabanın ve yorgunlugun ucunda da kötü ihtimaller peşini bırakmıyor nasıl olsa. Bir zar atayım üst üste altı kere aynı sayı gelsin istemiyorum ki. Bozuk parayı havaya atıp şansımı turadan yana kullanıyorum. Üst üste 6 kere yazı geliyor. Pes edip yazı desem tura gelir, biliyorum. O yüzden bilmediğime hiç bulaşmıyorum genelde. Nihayetinde insan bilmediğine karşı korku duyuyor, bildiğine sadece alışıyor. Bu doğal süreç bildiğinden korkup bilmediğine plansız atıldığında bozuluyor. Öğrenilmiş korkularımızdan kaçarken güzeli erteliyoruz. Yabancısı olduğumuz yollara haritasız çıkıyoruz. Katlanarak ilerleyen bu döngü ise tecrübe olarak geçiyor yazgımızda. Bizler yaşamla resmen kavga ediyoruz.

En güçlü savaşı dış dünyayla verdiğini zanneden bir insanın kendi dört köşesindeki muharebesinden bihaber olmasıyla başlar yaşam kavgası. Önüne çıkan veya kendi yarattığı engelleri dışsallaştırmaktan içine bir türlü sıra gelmez. Bir yokuşun bitişine su tutarak başını temizlemek kadar yanıtsız bir çaba değil midir bu? İnsan özüne sormalı. İsteklerim mevcut şartlarla paralel mi? Arzu ve çabam mevcut şartlara meydan okuyabiliyor mu? Gösterdiğim sabır ve sebat bahşedilen zaman diliminin payı mı paydası mı? Ve o zamanı ne kadar etkin kullanabiliyorum? Bütün bunları kendime torpil geçerek cevaplarsam çözümsüzlükle baş başa kalacağımı biliyorum. Ama anlamıyorum, nasıl oluyor da her defasında sekteye uğruyor ugraşlarım. Yolunda gidenin nankörü oldugum için olabilir mi? Olmayana meyilli insan fıtratı için kendi özelimde çok görmesem mi bunu? Şöyle dışarıdan büyük resme bakabilsem halledecek gibiyim ama resmin portresi benim. Zira bakabilsem insan acizliğinin surlarını yıkmış olurdum muhtemelen. Mükemmele erişmekle olan kavgam hiç bitmeyecek. Çok rakamlı bir kesir sayısı olsam sadeleştiğimde aynı değere eş olacağımı kabullenmemek için direnirdim büyük ihtimal. Azalmaktan korkuyorum insan sıfatını taşırken. Beni bana karşı kanıtlamakla vakit harcıyorum genelde. Kendi nazarımda bir hiç olduktan sonra başka gözlerde ne olduğumun bir ehemmiyeti olmaz ki benim için. Bu yüzden içimden dışıma doğru besleniyorum. Ruhumu doyurduktan sonra başka doymuş ruhlara dokunmak istiyorum. Tamama ermemiş bir benlikle başkalarını kendi noksanlıklarıma çekmekten sakınıyorum. Ve başkalarının heveskar noksanlıklarını tamamlayan bir yama olmak istemiyorum.

Buna rağmen çoğulluğun mükemmellik olmadığını, olanı sevip olmayanın ağına takılıp kalmamak gerektiğini 85 yaşında öğreneceğim sanırım. Peki, bana biçilmiş ömrün 85 yıldan haberi var mı? Çabam hiç bitmeyecek ve ben bu çabanın eleğinde kalanları haketmişlik hissiyle yiyeceğim. Mümküne meyilli olanın eldesi kolaydır. Elzem olan savaşarak ilerlemektir. Önce özümüzle sonra dış dünyanın ezbere binmiş oyunlarıyla. İnsan zoru düşlemeye yatkın, kolayı elde etmeye tabidir. 

İstiyorum ki çağa uydurmam gereken ayaklarım kendi çizdiğim yolda adımlasın. Her insan tek başına bir çağdır ve kapanmış bir çağ ölmüş bir insana bedeldir. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, aydınlık bir gecenin doğmamış dolunayı gibi. Işığın kaynağını sorgulamadan yararlanmaya çalışan sinekler sarmış etrafını. Her çağın bir Nuh'un gemisi var mıdır bilmiyorum ama bilinsin ki kurtuluş içimizde bir yerlerde yüzüyor. Ben bu çağın insanı olup olmadığımı değil bu çağda bir insan olup olmadığımı sorguluyorum. Çünkü ben, ben olmakla meşgul oluyorum. 

Bütün bunlara rağmen insan acizliğinin hatrına da olsa biraz hata payı satın almak isterdim. Sanırsın bir ordu kurmuşum, durmadan kendi kaleme hücum ediyorum. Hoş, sığınağım da yine ben oluyorum. Ben, benden o kadar çok şey istiyorum ki bazen kendimi dilek ve istek kutusundaki açılıp okunmayan kağıt parçaları gibi hissediyorum. Mükemmellik ve sıradanlık, sorumluluk ve özgürlük arasında hiç oluyorum. Oysa ben tecrübeli bir yaşlı değil, mutlu bir genç olmak istiyorum. Ve bu süresiz yaşam kavgasında bir kenara çekilip soluklanmak istiyorum. Sanırım o yetişkin hisse göre ben biraz çocuk kalıyorum. Yaşım bu dünyanın çapına, gücüm bitmek bilmeyen mükemmellik kaygıma yetmiyor. Ve ben her defasında kendim tarafından terk ediliyorum. 

Fakat hepimiz biraz metruk değil miyiz?



Yorumlar

Popüler Yayınlar